Otuz yıl önce, burnunda nadir bulunan martı kanadı şeklinde bir doğum lekesiyle doğan bebeğini kaybeden Leyla, bu acıyı kalbinin en derinlerine gömer. Ancak yıllar sonra torunu doğduğunda, bebeğin yüzündeki o birebir aynı lekeyi görmesiyle dünyası altüst olur. Bu benzerlik sadece bir genetik tesadüf müdür, yoksa hayatın gidenlerin ardından sunduğu sessiz bir telafi mi? Leyla’nın şaşkınlık, korku ve nihayetinde huzurla örülü içsel yolculuğu, torunuyla kurduğu bağda anlam bulacaktır.
Hastanenin steril koridorlarında yankılanan o ilk ağlama sesi, normalde bir anneanne için dünyanın en güzel melodisi olmalıydı. Ancak benim için o ses, otuz yıldır kilitli tuttuğum ağır bir kapının gıcırtısı gibiydi. Kızım Meltem, bitkin ama mutlu bir gülümsemeyle kucağındaki minik paketi bana doğru uzattığında dizlerimin bağı çözüldü. "Bak anne," dedi fısıltıyla, "tıpkı sana benziyor." Eğilip o küçücük yüze baktığım an, zamanın durduğunu hissettim. Göğsümde tarif edilemez bir sızı, boğazımda düğümlenen bir hıçkırık... Bebeğin burnunun tam üzerinde, iki kaşının hemen altından başlayıp sağ yanağına doğru ince bir kavis çizen o leke... Martı kanadı şeklindeki o morumsu iz. Bu sadece bir doğum lekesi değildi; bu, 1996 yılının yağmurlu bir kasım sabahında, kollarımın arasından kayıp giden ilk bebeğim, oğlum Ali’nin mührüydü. Kalbim duracak gibi oldu, nefesim kesildi. Otuz yıl boyunca her gece rüyamda gördüğüm o işaret, şimdi başka bir bedende, başka bir nesilde yeniden karşımdaydı.
Hastanenin o kalabalık odası bir anda silindi. Kendimi yeniden o eski, soğuk koğuşta, kucağımda nefesi kesilmiş minik Ali ile otururken buldum. Doktorlar "nadir bir kalp yetmezliği" demişlerdi. O gün, o küçük lekeyi son kez öpüp onu toprağa verdiğimde, hayatımın bir parçasının da onunla gittiğine inanmıştım. Şimdi ise karşımda duran bu bebek, sanki o gün yarım kalan bir cümleyi tamamlamak için gelmişti. "Anne, iyi misin? Rengin soldu," diyen Meltem’in sesiyle kendime geldim. Bir şey diyemedim. Sadece titreyen parmaklarımla o izin üzerinden hayalet gibi geçtim. Ten aynı ten, işaret aynı işaretti. Eve döndüğümüzde içimdeki fırtına dinmek bilmedi. Bu bir tesadüf olamazdı. Tıpta genetiğin gücünü biliyordum ama bu kadar spesifik, bu kadar eşsiz bir işaretin otuz yıl sonra geri dönmesi mucizeden başka neyle açıklanırdı? Gece boyu eski albümleri karıştırdım. Ali’nin sadece birkaç saatlik ömründen kalan o tek siyah beyaz fotoğrafı buldum. Fotoğraf yıpranmış olsa da leke oradaydı; gururla taşınan bir nişan gibi. Yan yana koyduğumda, torunum Umut ile Ali arasındaki benzerlik ürpertici boyuttaydı. Korkuyordum. Aynı işaretin aynı kaderi getirip getirmediği düşüncesi beynimi kemiriyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz...